29 Ağustos 2013 Perşembe

HİÇ ACIMAYACAK!



“Aşk üzerine bir roman. 
Toplu konutta aşk ama…

Edebiyat üzerine bir roman.
Edebiyatla hayatın birbirine karıştığı ama…

Arkadaşlıklar hakkında bir roman.
Hepsi üç kişi ama…”
 
Böyle yazıyor kitabın arka kapağında ve anlatının tüm özeti, sırları bu altı satırla dökülüyor muhatabın gözü önüne. Cemil kim diye soruyoruz okurken. Cemil’i bu kitabın kahramanı yapan ne? 

Bence, onu alışılmadık yapan tek özelliği, uzun yıllar boyunca özel bir şirkette inşaat mühendisi olarak çalışmasına rağmen işini bırakması, eşi çalışırken kendisinin tam anlamıyla bir "ev beyi" olması. Başka başka ilişkileriyle gördüğümüz, tanıdığımız biri o. Bir yazar adayı, bir aşık, bir dost, bir evlat, bir komşu, bir obsesif… Ve biz, okuyucular, Cemil’in son derece istikrarlı bir karakter olmasından ötürü bu farklılıklardan rahatsızlık duymuyoruz. Edebiyatla arasında da aynı bağ var onun, Nazlı’yla da, babasıyla da… Hep eksik, hep tekinsiz bir zeminde yürüyor gibi sarsak adımlar atan, bir kaybeden olmayan, sadece zaman zaman anlatı esnasında bunu hissettiren, araftaki biri.. Herhangi biri…

“Şimdi şu kapı açılsa, içeri güzel bir kadın girse…” diye hastanede yattığı bir zaman babası kuruyor bu cümleyi ve kehanet gerçekleşiyor; Cemil hastanede kaldığı bir gün, o “güzel kadın”la tanışıyor; Nazlı’yla. Annesini çok küçükken kaybeden bir çocuk o ve her kadın biraz anne sevdiği erkeğe.

Çocuklar, ilk yürümeye başladıklarında son derece asi bir şekilde ebeveynlerinin ellerini bırakarak yalnız başlarına yürümek isterler ama biraz mesafe kat edince geri dönüp bakarlar ya “Acaba annem orada mı, beni izliyor mu?” diye kendilerini güvende hissetmek için. Bu hareketin altında aslında benliğin ilk mesajı vardır, çocuk konuşamasa da davranış dile gelir. “Beni bırak, beni özgür bırak, ben gideyim, sadece arkamı döndüğümde, düşüp de canımı acıttığımda seni yanımda göreyim.” 

İşte Nazlı’dan da biraz bunu istiyor Cemil. O yazar olmak istediğinde, bunu istediği için çok da sevdiği şantiyeleri bıraktığında, kültürel normların tam tersi yönünde bir ev beyi olduğunda, Nazlı bunu ailesine, arkadaşlarına açıklayamayacak olsa da, hatta bir başka kadına yeniden aşık olmak istediğinde bile aynı şeyi söylüyor Cemil Nazlı’ya: Nazlı, beni özgür bırak, sadece arkamı döndüğümde, düşüp de canımı acıttığımda seni yanımda göreyim. Annemi göremedim, sen annem ol, sen doğur beni yeniden. Sen, anne değil de hayatımdaki küçük bir kız olmayı istesen de. 
 
Yazar Cemil'le ilk defa kitabın ikinci bölümünde karşılaşıyoruz. "Kitaplar bir bakıma başarılmış, tamamlanmış şeylerdir. Oysa hayat başarılamayan ve tamamlanmayan şeylerle doludur." Böyle düşündü Cemil , bir eziklik hissediyordu yayınlanmış kitapları gördüğünde. Yarım bir karakter çünkü o tam da  daha önce bahsettiğimiz sebeplerden; annesizlik, babasının ölümünün ardından hissettiği vidan azabı, yarıda bıraktığı vel kimi zaman özlediği işi... Ve tamam olmak istedi o da; kendini gerçekleştirmek. Bu nedenle de "Yıllarca hayalini kurduğu, kendisini başka bir insana dönüştüreceğine inandığı şeyi yaptığını, yazdığını anlamadan yazdıkça yazdı."

Anlatı boyunca karşılaştığım ironilerden biri, Cemil'in sık sık, yazma eylemi üzerıni aforizmalarını görmemiz. Oysa editör bundan yakınıp, edebiyatın bu olmadığından dem vuruken Cemil sükut eder ki sükut ikrardan gelir. Ancak daha sonra Cemil, nihayet aforizmalar hakkındaki düşüncelerini yine bir aforizma şeklinde anlatacak, muhatabın içine soğuk su serpecektir. 

Cemil'in yazdıgı kitap ne mi oldu peki? Bilmiyorum. Bilmiyoruz. Aslında anlatının sonunda aylarca aramasını beklediği, yalnız anlarında kendi kendine ona söyleyeceklerini evin duvarlarına anlattığı editörden yanıt gelır. Kadın, üslubunun iyi olduğunu ancak karakterini biraz daha kirletmesi gerektiğini söyler. Cemil yeniden yazma, yeniden üretme sürecinde kararsızken Nazlı'dan da nihayet beklediğimiz tepki gelir. "Neden bu kadar önem veriyorsun?" Bu Nazlı'nın Cemil'i anlamadığının kitabın sonuna yetişmiş son başkaldırısıdır. Ve bir karakter, editörün de istediği gibi, böylece kirlenir.

Her roman yazarından iz taşır ancak Sinek Isırıklarının Müellifi'ni okurken Barış Bıçakçı kendi hayatına bir üst kurmaca yaratmış olabilir mi diye düşündüm sıkça. Kim bilir?..

Yazarın bir isteği de var editörden, boynumuzun borcu, biz yerıne getirelim, siz bunu kitabın arka kapak yazısı kabul edin.

Uyarı: Okuyun! "Hiç acımayacak!"

16 Ağustos 2013 Cuma

DİLİNİ ALAMANYA'YA KİRAYA VERENLERİN KİTABI

Parçalı, buhranlı, modern”ist” romanları oldum olası çok sevemedim. Bu nedenle “Emine” Sevgi Özdamar’ın son kitabını biraz çekingenlikle aldım kitap rafından.

İçinde üç kısa öykünün (Annedili, Karagöz Alamanya’da, Bir Temizlikçi Kadının Kariyeri Almanya Anıları) yer aldığı ve yazarın annesi Fatma Hanım’a ithaf ettiği Annedili (Mutterzung) “Benim lisanımda dil şu anlama gelir: Lisan” cümlesiyle açılıyor; “Benim bir derdim var, hadi gel birlikte bakalım.” diye davet ediyor muhatabı kendine.


Yazarın oldukça sert bir dili var, tokat gibi çarpıyor yüzünüze. Yorucu, kelimelerin ucunu yakalamak için koştuğunuz, ilk başta iki yabancıyken okudukça aşina olduğunuz ve nasıl akıp gittiğini fark edemediğiniz bir dil bu. Diğer yandan bu vahşi üslubun anlatıcının çekingenliğinden, belki de korunma güdüsünden geldiğini kitapla haşır neşir olunca anlıyorsunuz. Kendi hayatından da parçaların yer aldığı, dolayısıyla yazarına dair de bir fikir sahibi olabileceğiniz kitapta altını çizdiğim çokça yer var ve her biri farklı bir sorunsal üzerinde ses veriyor: annedili, göç, kapitalizm, sosyalizm, 60-70’ler Türkiye’si, ideal Almanya gibi kavramlarla yüzleşiyorsunuz anlatı boyunca.

Bir yaştan sonra ikidilli olmak, iki “annedilli” olmak nasıl bir duygudur bilmiyorum. İkisine de tanıdık ancak ikisine de yabancı kalır insan diye “tahmin ediyorum”.

Yazar ilk öyküsünde dilini en son nerede kaybettiğini sorguluyor, hangi kırılma noktasında artık Almanca düşünmeye, Almanca konuşmaya başladığını, hangi noktada bir dilde söylediği kelimelerin diğer dildeki karşılığını düşünmeye başladığının hatta hangi aşamada annedilinde aşık ol-a-madığının peşinden gidiyor.

İkinci ve son öyküde daha çok Almanya’ya göç şartlarından, göç esnasında yaşananlardan, üstün Alman demokrasisi ve Türkiye’nin geri kalmışlığından, ailelerin ayrı kalma sonucu maruz kaldığı dramlardan söz ediliyor.  Sosyalizm ve kapitalizm kavramlarıyla buralarda daha çok karşılaşıyoruz; sosyalizm konusundaki söylevlerin ikinci öyküde bir eşekten gelmesi de oldukça manidar diye düşünüyorum.

“Karagöz Alamanya’da” öyküsünde yer alan bir yer var, okurken gerçekten canımın acıdığını hissettim. Köylü karakterinin karısı, rüyasında köylünün babasının ve köylünün hırsızlık yaptığı bahçe sahibinin pazarlıklarına şahit olur. Konuşmalarda birtakım deyimler yer alır ve anlatıcı arkadan bu deyimlerin açıklamalarını yapar. Bir dili yeni öğrendiğimizde, yabancı dilde konuşurken aslında arkadan Türkçe konuşmamız gibi. Burada hangi dil anlatıya yabancı? Türkçe mi? Yoksa Türkçe mi?

Annedili, kapitalist duruşu, işçi göçlerini, göç süreçlerini, göçlerin Almanya ve Türkiye taraflarını gösteren ve nihayetinde kimliksiz bir kimliğe sahip olmanın benlikte açtığı yaraları anlatan akademik bir makale gibi; sadece daha yaratıcı, daha samimi, daha inandırıcı.


6 Ağustos 2013 Salı

AFFET AMİNE

Bir kitabın her sayfasında ağlıyor ve gidip Amine’nin çocukluğundan özür dilemek istiyorum tüm dünya adına.
Sinan’a ve tüm şehitlere ithaf ediliyor kitap. Sinan’a ve tüm şehitlerimize bir Fatiha okuyarak başlıyorum kitaba beni nasıl bir yolculuğun beklediğini bilmeden. Emine, “Bu kitap herhangi bir edebiyat eseri değildir, ben de yazar değilim, sadece ve sadece yaşananların unutulmaması adına küçük bir katkıdır.” diye belirtiyor önsözde. “Çünkü bugün hâlâ bir yerlerde çocuklar benim yaşadıklarımı yaşıyorlar. Kimisi daha kolay kimisi daha zor, haliyle savaşla mücadele ediyorlar. Ve dünya, yine Bosna Hersek örneğindeki gibi, sadece seyrediyor.” diye ekliyor.
Okurken soruyorum, “Şimdi ne yapılıyor?” diye. Suriye’de, Mısır’da, Filistin’de, Irak’ta,  Myanmar’da ve hatta Türkiye’de katledilen insanlık için ne yapılıyor?
Lisedeydim, Amerika’nın Irak topraklarına “demokrasi” getirmek için girdiği yıllardı. Arkadaşımla Irak’a gidip gönüllü olma planları yapıyorduk. Sonra ne oldu? Twitter’da paylaşım yapmanın ötesine geçmez oldu sitemlerimiz. Günlük iş telaşemizden arda kalan zamanlarda vicdan rahatlatma amaçlı konuşmaların fazlasını yapıyorum diyen kaç kişi? Hala savaşlar var ve hala dünya izliyor, izliyoruz. Kaç Amine var bu topraklarda? Amine çocukken çocuktum ben de, özür dileyebiliyorum ondan, hayallerinden, acılarından. Şimdi ölen hiçbir çocuktan özür dilemeye hangimizin yüzü var?
Sevgili Amine,
Ben Feyza, 26 yaşında. 92-95 arasındaki dönemi anlattığın yıllar, senin akranın.
Sen portakalı gördüğünde onu top zannederken, evinde tüm ailesinin ilgi odağı, yediği önünde yemediği ardında olmuş akranın.
Sen ıslak süngerlerde, bomba sesleri eşliğinde korkarken, gece sadece kabus gördüğü için annesinin yanında uyuyan akranın.
Sen, Sinan’ının ardından yas tutarken, abisinin getirdiği çikolataları zevkle yiyen akranın.
Sen, bomba parçalarından, şarapnellerden oyunlar icat ederken, Barbie bebeklerle, Cindy’lerle oynayan akranın.
Sen, çatısına bomba düşmüş yuvanın ardından ağlarken, sıcacık yuvasında güvenle yaşayan akranın.
Sen, annen kısmi bir soba yapsın diye yardım kuyruğunda yağ dolu teneke beklerken, sobasında mandalina kabuklarını yakan akranın.
Haberim yoktu Amine, olsaydı senin için de ağlardım, senin için de incinirdim.
Senin için de dua ederdim geceleri uyumadan önce.
Affet Amine.
Not: Editoryal anlamda var olan hataların kitabın ruhunu kaybettirmemesine dikkat etmenizi öneririm.

HANGİMİZ BİRAZ ALPER KAMU DEĞİLİZ Kİ?



Beş yaş insanın en olgun çağıdır, sonra çürüme başlar.”
Alper Cangüz, Oğullar ve Rencide Ruhlar

Alper Canıgüz’le tanışmam internette tesadüfen tanıdığım, edebiyat sayesinde aramızda bir ünsiyetin peyda olduğu (çok şükür), şu anda da en yakın dostlarımdan biri, B.A. sayesindeydi. Önce “Tatlı Rüyalar” kitabıyla bir bağ kurduk Canıgüz’le aramızda. Ardından “Oğullar ve Rencide Ruhlar” ile birlikte bu bağ daha da kuvvetlendi. “Gizliajans” kitabıyla muhabbetimiz yıkılmaz bir zeminde hazırdı artık. Canıgüz, kütüphanemin baş köşesinde en sevdiklerimle birlikte, ara ara bir sayfası çekilip okunacak yazarlardan biriydi benim için.

Son kitabı olan “Alper Kamu Cehennem Çiçeği”ni dört gözle beklememe rağmen gündelik telaşelerden kaçırmışım bu kutlu günü. Benim kendisine olan hayranlığımı bilen bir başka arkadaşım Z.Y. kitabın çıktığını söyler söylemez soluğu en yakın kitabevinde aldım.

Bilenler bilir, bir kitabı aldığım ilk an okumaya başlayamam ben. Önce o kitabı yüzünden tanır, hasbihal ederim. Arka kapağını, kapak resmini, ithafını, önsözünü, baskı detaylarını incelerim. Anlatıya başlamadan önce kendi anlatımı yaratır, kitapla aramda kutsal bir bağ kurmaya çalışırım bir bakıma. Çünkü kitapların ruhu olduğuna inanırım ben. Alper Kamu’da bu ritüelin dışına çıktım, zira uzun zamandır dört gözle yayınlanmasını beklediğim bir kitaptı. Alır almaz ilk sayfasını çevirdim, başladım Sevgili Alper ile yine soluk soluğa bir maceraya.
Alper Kamu, bu polisiye anlatıda, aslında kişinin kendini idrak edebilmesinden itibaren birey olarak sorguladığı birtakım kavramları irdeleyen bir “çocuk” karakter. "Oğullar ve Rencide Ruhlar"ı okuyanlar bilir, sadece beş yaşında. Buradan bakıldığında kitap ontolojik bir söylem zemininde hazırlanmış da bir cinayet hikâyesi ile üzerine çerçeve bir metin eklenmiş gibi. Anlatıda “ben” kavramına karşı ciddi aforizmalar yer alıyor. Baş köşede yer alan bu “benlik” kavramının etrafı ise aşk, iyi ya da kötü insan olmak, aile vb. kavramlarla genişliyor.

Ben’le derdimiz ne?
“'Hayatı anlıyorum,’ dedim. ‘Sadece kabullenemiyorum.’” (Sf. 165) diyor anlatıcı beş yaşındaki dedektifimiz Hatice Abla’sı ile arasında geçen bir diyalogda. Kendine karşı olan savaşında acziyetini anladığını söylüyor çünkü. Bizim de yaptığımız gibi, sorumluluğu hayata yükleyerek.
“‘Hepsi hayatının bir döneminde her şeyi geride bırakıp başka bir yerlere gitmiş, biliyor musun?’ diye durdurdum onu. ‘Tolstoy hariç. O da içten içe hep çekip gitmek istiyormuş ama bir türlü cesaretini toplayamıyormuş. Nihayet seksen küsur yaşında, tamamdır artık, gün bugündür diyerek pılını pırtısını toplamış ve gitmiş tren istasyonuna. Sonra tren gelmiş ama o hiç yerinden kıpırdamamış…’
‘Niye? Son dakikada vaz mı geçmiş yine?’
‘Hayır,’ dedim. ‘Treni beklerken ölmüş.’” (Sf. 173-174)
Dizlerimin üstüne çöküp sudaki aksime bakıyorum. Bu yüz, benim yüzüm. Bu gözler, benim gözlerim. Ellerim, benim ellerim… Hep kendim kalacağımı idrak ediyorum o zaman. Tanrım, bu nasıl bir lanet? Derimi yırtmak, gözlerimi oymak, dişlerimi sökmek bir işe yaramaz. Kendime mahkumum. Ağlasam, gözyaşlarım benim gözyaşlarım. Ben cehennemde değilim, cehennem benim içimde.” (Sf. 73)

Yine devam ediyor aslında beş yaşında polis teşkilatına, kendinden yaşça büyük (zekaca küçük) insanlara kafa tutan velet acziyetini kutsamaya. Bir ömür kendine müebbet bir hapis. Sonra da herkesin bir zaman gelip de kendinden gitmesi gerektiğinden dem vuruyor babasına karşı. Neredeyse Hobbes gibi insanın özünde kötü olduğundan (Karakterin beş yaşında bir çocuk olması hipotezi doğruluyor aslında.), çevresine sürekli kötülük ettiğinden bahsediyor kitap boyunca.

“İnsanın gerçekten kötü birine dönüştüğü anın, artık kötü birine dönüştüğünü kabullendiği an olduğu kanaatine vardım.” (Sf. 213)

“…sadece katilin kim olduğunu değil, içten içe ondan daha iyi olmadığımızı da biliyorduk. Ve bu gerçeği kabullenmektense, katille gizli bir suç ortaklığına girip ruhumuzla vedalaşmayı tercih etmekteydik.” (Sf. 214)

İntihar eğilimli, büyümüş de küçülmüş Kamu, ne yaparsak yapalım seçme özgürlüğü diye bir şeyin olmadığından, her seçimin bir diğerinden daha iyi sonuçlar getirmediğinden bahsediyor:

Siz de düşünürseniz, seçme özgürlüğü zannettiğiniz şeyin ekseriyetle ölümlerden ölüm beğenmek olduğunu fark edeceksiniz.” (Sf. 183)

Ama yine de bir an da olsa değiştirme gücünün elimizde olduğunu eklemeden de son verilmiyor kitaba.

…ilk ve en önemli felsefi sorun hayatın yaşanmaya değer olup olmadığıydı elbette; bir kez devam etmeye karar verdikten sonra, diğerlerinin cehennemi olmayı da ağlayıp sızlanmayı da kabullenmek gerekiyordu. Öte yandan insan her an yanıtını değiştirme hakkına da sahipti.” (Sf. 218)

Kitabı soluksuz okudum diyebilirim, bitmesin diye yavaş okumak istediğim ama bir gecede bitenlerden bu anlatı.
Alper Kamu, beş yaşında ya da değil. Cesur, farkında, kötü değil aslında, kötülük yapabileceğinin farkında, bir birey. Ve okurken kendime hep aynı soruyu sordum: Hangimiz biraz Alper Kamu değiliz ki?