6 Ağustos 2013 Salı

HANGİMİZ BİRAZ ALPER KAMU DEĞİLİZ Kİ?



Beş yaş insanın en olgun çağıdır, sonra çürüme başlar.”
Alper Cangüz, Oğullar ve Rencide Ruhlar

Alper Canıgüz’le tanışmam internette tesadüfen tanıdığım, edebiyat sayesinde aramızda bir ünsiyetin peyda olduğu (çok şükür), şu anda da en yakın dostlarımdan biri, B.A. sayesindeydi. Önce “Tatlı Rüyalar” kitabıyla bir bağ kurduk Canıgüz’le aramızda. Ardından “Oğullar ve Rencide Ruhlar” ile birlikte bu bağ daha da kuvvetlendi. “Gizliajans” kitabıyla muhabbetimiz yıkılmaz bir zeminde hazırdı artık. Canıgüz, kütüphanemin baş köşesinde en sevdiklerimle birlikte, ara ara bir sayfası çekilip okunacak yazarlardan biriydi benim için.

Son kitabı olan “Alper Kamu Cehennem Çiçeği”ni dört gözle beklememe rağmen gündelik telaşelerden kaçırmışım bu kutlu günü. Benim kendisine olan hayranlığımı bilen bir başka arkadaşım Z.Y. kitabın çıktığını söyler söylemez soluğu en yakın kitabevinde aldım.

Bilenler bilir, bir kitabı aldığım ilk an okumaya başlayamam ben. Önce o kitabı yüzünden tanır, hasbihal ederim. Arka kapağını, kapak resmini, ithafını, önsözünü, baskı detaylarını incelerim. Anlatıya başlamadan önce kendi anlatımı yaratır, kitapla aramda kutsal bir bağ kurmaya çalışırım bir bakıma. Çünkü kitapların ruhu olduğuna inanırım ben. Alper Kamu’da bu ritüelin dışına çıktım, zira uzun zamandır dört gözle yayınlanmasını beklediğim bir kitaptı. Alır almaz ilk sayfasını çevirdim, başladım Sevgili Alper ile yine soluk soluğa bir maceraya.
Alper Kamu, bu polisiye anlatıda, aslında kişinin kendini idrak edebilmesinden itibaren birey olarak sorguladığı birtakım kavramları irdeleyen bir “çocuk” karakter. "Oğullar ve Rencide Ruhlar"ı okuyanlar bilir, sadece beş yaşında. Buradan bakıldığında kitap ontolojik bir söylem zemininde hazırlanmış da bir cinayet hikâyesi ile üzerine çerçeve bir metin eklenmiş gibi. Anlatıda “ben” kavramına karşı ciddi aforizmalar yer alıyor. Baş köşede yer alan bu “benlik” kavramının etrafı ise aşk, iyi ya da kötü insan olmak, aile vb. kavramlarla genişliyor.

Ben’le derdimiz ne?
“'Hayatı anlıyorum,’ dedim. ‘Sadece kabullenemiyorum.’” (Sf. 165) diyor anlatıcı beş yaşındaki dedektifimiz Hatice Abla’sı ile arasında geçen bir diyalogda. Kendine karşı olan savaşında acziyetini anladığını söylüyor çünkü. Bizim de yaptığımız gibi, sorumluluğu hayata yükleyerek.
“‘Hepsi hayatının bir döneminde her şeyi geride bırakıp başka bir yerlere gitmiş, biliyor musun?’ diye durdurdum onu. ‘Tolstoy hariç. O da içten içe hep çekip gitmek istiyormuş ama bir türlü cesaretini toplayamıyormuş. Nihayet seksen küsur yaşında, tamamdır artık, gün bugündür diyerek pılını pırtısını toplamış ve gitmiş tren istasyonuna. Sonra tren gelmiş ama o hiç yerinden kıpırdamamış…’
‘Niye? Son dakikada vaz mı geçmiş yine?’
‘Hayır,’ dedim. ‘Treni beklerken ölmüş.’” (Sf. 173-174)
Dizlerimin üstüne çöküp sudaki aksime bakıyorum. Bu yüz, benim yüzüm. Bu gözler, benim gözlerim. Ellerim, benim ellerim… Hep kendim kalacağımı idrak ediyorum o zaman. Tanrım, bu nasıl bir lanet? Derimi yırtmak, gözlerimi oymak, dişlerimi sökmek bir işe yaramaz. Kendime mahkumum. Ağlasam, gözyaşlarım benim gözyaşlarım. Ben cehennemde değilim, cehennem benim içimde.” (Sf. 73)

Yine devam ediyor aslında beş yaşında polis teşkilatına, kendinden yaşça büyük (zekaca küçük) insanlara kafa tutan velet acziyetini kutsamaya. Bir ömür kendine müebbet bir hapis. Sonra da herkesin bir zaman gelip de kendinden gitmesi gerektiğinden dem vuruyor babasına karşı. Neredeyse Hobbes gibi insanın özünde kötü olduğundan (Karakterin beş yaşında bir çocuk olması hipotezi doğruluyor aslında.), çevresine sürekli kötülük ettiğinden bahsediyor kitap boyunca.

“İnsanın gerçekten kötü birine dönüştüğü anın, artık kötü birine dönüştüğünü kabullendiği an olduğu kanaatine vardım.” (Sf. 213)

“…sadece katilin kim olduğunu değil, içten içe ondan daha iyi olmadığımızı da biliyorduk. Ve bu gerçeği kabullenmektense, katille gizli bir suç ortaklığına girip ruhumuzla vedalaşmayı tercih etmekteydik.” (Sf. 214)

İntihar eğilimli, büyümüş de küçülmüş Kamu, ne yaparsak yapalım seçme özgürlüğü diye bir şeyin olmadığından, her seçimin bir diğerinden daha iyi sonuçlar getirmediğinden bahsediyor:

Siz de düşünürseniz, seçme özgürlüğü zannettiğiniz şeyin ekseriyetle ölümlerden ölüm beğenmek olduğunu fark edeceksiniz.” (Sf. 183)

Ama yine de bir an da olsa değiştirme gücünün elimizde olduğunu eklemeden de son verilmiyor kitaba.

…ilk ve en önemli felsefi sorun hayatın yaşanmaya değer olup olmadığıydı elbette; bir kez devam etmeye karar verdikten sonra, diğerlerinin cehennemi olmayı da ağlayıp sızlanmayı da kabullenmek gerekiyordu. Öte yandan insan her an yanıtını değiştirme hakkına da sahipti.” (Sf. 218)

Kitabı soluksuz okudum diyebilirim, bitmesin diye yavaş okumak istediğim ama bir gecede bitenlerden bu anlatı.
Alper Kamu, beş yaşında ya da değil. Cesur, farkında, kötü değil aslında, kötülük yapabileceğinin farkında, bir birey. Ve okurken kendime hep aynı soruyu sordum: Hangimiz biraz Alper Kamu değiliz ki?



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder