“Aşk üzerine bir roman.
Toplu konutta aşk ama…
Edebiyat üzerine bir roman.
Edebiyatla hayatın birbirine karıştığı ama…
Arkadaşlıklar hakkında bir roman.
Hepsi üç kişi ama…”
Böyle yazıyor kitabın arka kapağında ve anlatının tüm özeti, sırları bu altı satırla dökülüyor muhatabın gözü önüne. Cemil kim diye soruyoruz okurken. Cemil’i bu kitabın kahramanı yapan ne?
Bence, onu alışılmadık yapan tek özelliği, uzun yıllar boyunca özel bir şirkette inşaat mühendisi olarak çalışmasına rağmen işini bırakması, eşi çalışırken kendisinin tam anlamıyla bir "ev beyi" olması. Başka başka ilişkileriyle gördüğümüz, tanıdığımız biri o. Bir yazar adayı, bir aşık, bir dost, bir evlat, bir komşu, bir obsesif… Ve biz, okuyucular, Cemil’in son derece istikrarlı bir karakter olmasından ötürü bu farklılıklardan rahatsızlık duymuyoruz. Edebiyatla arasında da aynı bağ var onun, Nazlı’yla da, babasıyla da… Hep eksik, hep tekinsiz bir zeminde yürüyor gibi sarsak adımlar atan, bir kaybeden olmayan, sadece zaman zaman anlatı esnasında bunu hissettiren, araftaki biri.. Herhangi biri…
“Şimdi şu kapı açılsa, içeri güzel bir kadın girse…” diye hastanede yattığı bir zaman babası kuruyor bu cümleyi ve kehanet gerçekleşiyor; Cemil hastanede kaldığı bir gün, o “güzel kadın”la tanışıyor; Nazlı’yla. Annesini çok küçükken kaybeden bir çocuk o ve her kadın biraz anne sevdiği erkeğe.
Çocuklar, ilk yürümeye başladıklarında son derece asi bir şekilde ebeveynlerinin ellerini bırakarak yalnız başlarına yürümek isterler ama biraz mesafe kat edince geri dönüp bakarlar ya “Acaba annem orada mı, beni izliyor mu?” diye kendilerini güvende hissetmek için. Bu hareketin altında aslında benliğin ilk mesajı vardır, çocuk konuşamasa da davranış dile gelir. “Beni bırak, beni özgür bırak, ben gideyim, sadece arkamı döndüğümde, düşüp de canımı acıttığımda seni yanımda göreyim.”
İşte Nazlı’dan da biraz bunu istiyor Cemil. O yazar olmak istediğinde, bunu istediği için çok da sevdiği şantiyeleri bıraktığında, kültürel normların tam tersi yönünde bir ev beyi olduğunda, Nazlı bunu ailesine, arkadaşlarına açıklayamayacak olsa da, hatta bir başka kadına yeniden aşık olmak istediğinde bile aynı şeyi söylüyor Cemil Nazlı’ya: Nazlı, beni özgür bırak, sadece arkamı döndüğümde, düşüp de canımı acıttığımda seni yanımda göreyim. Annemi göremedim, sen annem ol, sen doğur beni yeniden. Sen, anne değil de hayatımdaki küçük bir kız olmayı istesen de.
Yazar Cemil'le ilk defa kitabın ikinci bölümünde karşılaşıyoruz. "Kitaplar bir bakıma başarılmış, tamamlanmış şeylerdir. Oysa hayat başarılamayan ve tamamlanmayan şeylerle doludur." Böyle düşündü Cemil , bir eziklik hissediyordu yayınlanmış kitapları gördüğünde. Yarım bir karakter çünkü o tam da daha önce bahsettiğimiz sebeplerden; annesizlik, babasının ölümünün ardından hissettiği vidan azabı, yarıda bıraktığı vel kimi zaman özlediği işi... Ve tamam olmak istedi o da; kendini gerçekleştirmek. Bu nedenle de "Yıllarca hayalini kurduğu, kendisini başka bir insana dönüştüreceğine inandığı şeyi yaptığını, yazdığını anlamadan yazdıkça yazdı."
Anlatı boyunca karşılaştığım ironilerden biri, Cemil'in sık sık, yazma eylemi üzerıni aforizmalarını görmemiz. Oysa editör bundan yakınıp, edebiyatın bu olmadığından dem vuruken Cemil sükut eder ki sükut ikrardan gelir. Ancak daha sonra Cemil, nihayet aforizmalar hakkındaki düşüncelerini yine bir aforizma şeklinde anlatacak, muhatabın içine soğuk su serpecektir.
Cemil'in yazdıgı kitap ne mi oldu peki? Bilmiyorum. Bilmiyoruz. Aslında anlatının sonunda aylarca aramasını beklediği, yalnız anlarında kendi kendine ona söyleyeceklerini evin duvarlarına anlattığı editörden yanıt gelır. Kadın, üslubunun iyi olduğunu ancak karakterini biraz daha kirletmesi gerektiğini söyler. Cemil yeniden yazma, yeniden üretme sürecinde kararsızken Nazlı'dan da nihayet beklediğimiz tepki gelir. "Neden bu kadar önem veriyorsun?" Bu Nazlı'nın Cemil'i anlamadığının kitabın sonuna yetişmiş son başkaldırısıdır. Ve bir karakter, editörün de istediği gibi, böylece kirlenir.
Her roman yazarından iz taşır ancak Sinek Isırıklarının Müellifi'ni okurken Barış Bıçakçı kendi hayatına bir üst kurmaca yaratmış olabilir mi diye düşündüm sıkça. Kim bilir?..
Yazarın bir isteği de var editörden, boynumuzun borcu, biz yerıne getirelim, siz bunu kitabın arka kapak yazısı kabul edin.
Uyarı: Okuyun! "Hiç acımayacak!"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder